KENDİMİZ KİM? BEN KENDİSİNİ TEKZİP EDENİM! YA SİZ?

Hayatın anlamı, insandan insana değiştiği gibi, bir günden bir güne, bir saatten bir sonrakine değişebilir. V. E. Frankl

19 Ağu 2020 tarihinde yayınlamış olduğum ‘Hazır Yaşam Paketi’ isimli makalede birtakım eleştiriler ve tespitlerim vardı. Bu yazı o tespitlerin bir kısmına eleştiri niteliğindedir. ‘’Okumak, önce insanlığı sonra kendi tarihini… Kendince, kendi yöntemini bularak, kendin için, kendi çabanla’’ demiştim. Şimdi ise yaşamın anlamı nedir? gibi sorulara yanıt bulmanın başlı başına öğrenilmesi (öğretilmesi) gereken ve hatta kişinin kendisine bırakılmayacak kadar önemli olduğu kanaatindeyim. Anlamlandırma süreci, mantıklı bir metodoloji olmaksızın yürütüldüğünde ve dil ile anlam oluşturma süreci, ailelerin şeylere yüklediği kişisel (travmatik) anlamlardan arındırılmadığında, bireysel ve toplumsal düzeyde çürümeye sebep olabilir. Temel insani erdemlerin, özellikle dürüstlük, iyi niyet ve fedakârlık gibi değerlerin kişisel haz ve çıkar egemenlikleri altında nasıl erozyona uğradığını, medya haberlerinden gerçek yaşam örneklerine kadar birçok alanda görmek mümkün. Doğrunun tanımı, ifade edilme şekli, ifadenin yer ve zamanı, muhatabın algısı gibi konuların önemi bu bağlamda öne çıkar. Bu soruların yanıtlarını bulabilmek için, bireyin bu değerlere zaten sahip olduğunu varsaymaması, kişisel eylemlerin doğruluğunun sorgulanması ve aynı zamanda yanılmanın gelişim sürecinin doğal bir parçası olduğunun kabul edilmesi gerekmektedir. Avam için hata kabulü, genellikle dürüstlük, iyi niyet ve fedakârlık gibi olumlu özelliklerle ilişkilendirilir. Ancak, bu "hataların" aslında olumlu niteliklere ait olduğu düşünülen birtakım özelliklerle ilişkilendirilmesi, aslında hatanın reddinden başka bir şey değildir. Bu tür bir hata kabulü, ben aslında iyiyim, öteki iyi niyetimi suistimal etti demektir. Tam da bu noktada mantıklı bir metodolojiye gerek duyulur. Bu durum, sorunların yanlış bir şekilde tanımlanmasında etkili bir faktördür. Bir diğer faktör ise, toplumsal kabuller nedeniyle özür dilemek, hata kabulü gibi durumların aslında önemli bir erdem olarak değil; avam açısından aşağılayıcı, küçük düşürücü, güçsüzlük gibi durumlarla ilişkilendirilmesidir. Bireyin içsel iletişimi ve diğer bireylerle olan ilişkileri, yaşamsal sürecin temel belirleyicileri arasındadır. Bu nedenle, iç iletişim ile kişilerarası ilişkiler arasında bir bağlantının olmaması mümkün değildir. Bu durumda toplum yaşamı için öncelikli olan nedir?

Yaşam için sorulan:

Sahip olduğun yer her şeyi yitirdiğinde seni ayakta tutacak olan nedir? İsmin, nereli olduğun, ailen ve işin haricinde kendini ne şekilde tanımlarsın? Bilgin, becerin, sahip olduğun şeyler olmasa seni ne ayakta tutar? Gibi sorular, herkesçe bilinen ancak herkesçe ne kadar ciddiye alındığını (!) bilemeyeceğimiz sorulardır. Ancak öyle sorular vardır ki, muhataplarımızın bu soruları kendilerine sorup sormadıkları ve ne kadar ciddiye aldıkları rahatlıkla tespit edilebilir. Kanaatimce bu sorular, kişilerin yaşamlarına anlam verme çabalarından çok daha kıymetlidir. Çünkü birinci sorular kişinin kendisini ilgilendirirken ikinci sorular, kişinin tüm çevresini ve toplumu ilgilendirir.

Bu sorular:

Kişilerin ve hatta toplumların iyi olarak tanımladıkları bazı nitelikler (çalışkanlık, dürüstlük, samimiyet, özgüven) neye göredir ve ne kadar iyidir?

Gece gündüz çalışan bir yöneticinin başarı elde etmek için hangi unsurlardan ödün verdiği (çaldığı) sorulabilir, ancak genellikle toplum tarafından bu tür durumlar sorumluluk, çalışkanlık gibi olumlu değerlerle ilişkilendirilir. Evde başka bir yiyeceği olmadığı için, çocuğuna komşusundan gelen bir kap böreği, baklavayı yediren bir anne, sağlıklı beslenme konusunda önerilerde bulunan bir hekimi ne kadar tatmin edebilir? Örnekler çoğaltılabilir. Başkalarına iletilen doğrular, verilen öğütler ve tavsiyeler, hedef kitlenin koşulları açısından objektif bir temele sahip midir?

İnsan sadece yaptıklarından mı sorumludur, fazlaca yaptığımız şeylerin gölgesinde yapmadıklarımızın bedeli nedir ve bu bedelleri kimler öder?

Ötekiler, hayatlarına yorum yaptıklarımız (sizce ve size göre olması gerekenler) başkalarının zihin, duygu, anlam dünyası için geçerli midir?

İnsan idrak edemediği şeylerin, idrakinde midir?

Zihin, duygu ve düşünceleriyle bir bütün olan insanı, tümüyle anlamak mümkün değilse, olası tüm zanlar, kişisel alan ihlali değil midir?

Tüm bu hususlara ihtimam gösterilip gösterilmediği ise şu şekilde tespit edilebilir:

Sorulmadan fikir beyan ediyor muyum, ediyorlar mı?

Benim fikrim bir başkasını rahatsız ediyor mu? Beni rahatsız edecek şekilde fikirlerini beyan ediyorlar mı?

Sürekli davranışlarımın nedenini açıklamam gerekiyor mu? Sürekli başkalarının davranışlarını sorguluyor muyum?

Bulunduğum ortamda, kişisel bir saygısızlık yapmadıkça tam bir kabul edilme hali yaşıyor muyum? Başkalarını kişisel bir saygısızlık yapmamaları koşulu ile tümüyle oldukları gibi kabul ediyor muyum?

Bana göre yanlış olan bir davranışa, karşımdakini kırmadan engel olabiliyor muyum? Karşımdakine göre yanlış olan bir davranışıma, kırıcı olmadan çözüm yolu arıyorlar mı?

İyi niyet olarak yaptığım davranışlar, sonuçları itibariyle bir başkasını rahatsız ediyor mu? Bir başkasının iyi niyetle yaptığı eylemler beni rahatsız ediyor mu?

Mevcut olumsuz koşulları karşılıklı olarak (objektif) bir bakış açısı ile değerlendirmenin, tüm taraflar için mümkünse faydalı, değilse en azından zarar vermeyecek bir yolu var mı?

Sorunların temeli (geleneksel) doğru zannettiğimiz kabullerimiz, bunların farkında olmayışımız, söz ile davranışlarımız arasındaki çelişkiler olabilir mi?

‘’Saçı uzun aklı kısa, uzunlar ahmak, kısalar çakmak, sırtından sopayı, karnından sıpayı, erkek adam ağlamaz, besle kargayı oysun gözünü, çok gezen tavuk pis getirir, kızını dövmeyen dizini döver, aç yanından kaç, deli deliden hoşlanır imam ölüden, eksik etek, elinin kiri ve dahası’’ (!)

Mantıksal, kültürel ve fiili açıdan birbirinden farklı sonuçlar doğuran ve birçok çelişki barındıran tüm bu kabullerin, hangileri işlevsel ve bize ait?

Soralım!

Bir yanıt bulamıyorsak, bir yanıtı olanlara kulak verelim. Tekzibimin ruhuna uygun olacağını düşündüğüm, çok değerli bir söyleşiye kulak vermenizi tavsiye ediyorum. Doç. Dr. Mehmet Dinç’in (İyi İnsanların Olağanüstü Güçleri) isimli sunumunun, kendisini tanımayanlar için güzel bir başlangıç olacağını umuyorum.

İLGİLİ SÖYLEŞİ:

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Nurgül ERGÜL GÜVENDİ - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Türkiye Haberi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Türkiye Haberi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Türkiye Haberi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Türkiye Haberi değil haberi geçen ajanstır.



Anket 2023 Seçim Anketi: Türkiye'nin Geleceğine Dair Nabızı Tutuyoruz!